Eylül ayının son günlerinde, TRT’de yayınlanacağı duyurulan ‘’Hiçbir yerde’’ adlı film, bazı internet siteleri tarafından ‘’… başta TSK olmak üzere güvenlik güçlerini suçlayıcı sahneleri içermekte olup toplumda yanlış kanaatlerin oluşmasına neden oluyor.’’ gibi cümlelerle bir yerlere jurnallendi. Ardından film yayından kaldırıldı.

Türkiye hâlâ evrensel insan hakları konusunda AB’nin baskısına muhtaçsa bunda yukarıdaki örnekteki gibi sansürcü zihniyetlerin rolü çok büyük.

Ülkemizin eleştiren, sorgulayan bireylerini hep susturmaya çalıştılar ve bu bize pahalıya patladı.

Şimdi size yıllar önce basın danışmanlığını yaptığım bir sinema filminin yakından tanık olduğum -tamamı belgelere dayanan- Kafkavari sansür öyküsünü anlatmalıyım ki sansür denen illetin ülkenin üreten beyinlerine ve sanat eserlerine nasıl zarar verdiğini bir kez daha görün:

Sene 1987.

Film yönetmeni Muammer Özer, 12 Eylül askeri darbesini eleştiren, Haluk Bilginer, Zuhal Olcay ve Şahika Tekand’ın başrollerini paylaştığı ‘’Kara Sevdalı Bulut’’ isimli bir sinema filmi çeker.

Filmin pozitif ve negatifleri sivil polisler tarafından yapım şirketinin yazıhanesine baskın yapılarak alınır. İhbarcı Yeşilçam’ın içindendir!

Ortadan yok olan film, Avukat Burhan Apaydın’ın çabalarıyla bir süre sonra bulunarak (!) savcılığa sevkettirilir ve yakılmaktan kurtulur.

Savcı, polisi ve askeri küçük düşürdüğünü iddia ettiği filmin imhasını ister!

Mahkeme sürecinin ilk aylarında avukat uğraşları sonucunda adliyenin tozlu tavan arasından alınan film yine adliyedeki suç aletlerinin saklandığı depoya konur, günler sonra da mühürlenerek Türk Film Arşivine teslim edilir.

Aradan altı ay geçtikten sonra beraat eden filmi yapımcısı sansüre sunar. Bir yandan da Antalya Altın Portakal Film Festivalinin ön elemelerine başvurulur.

Kara Sevdalı Bulut, Antalya’da yarışmaya hak kazanır.

Sansürden filmin toptan yasaklanma kararı çıkar.

İlk elemeleri geçerek yarışma kapsamına alınan filmin Antalya’ya gönderilmesi zamanın Sesam yetkilisi tarafından türlü ayak oyunlarıyla engellenir.

Yönetmen Muammer Özer, Sesam Başkanı Türker İnanoğlu ile görüşür. İnanoğlu; ‘’ Film madem ön elemeyi geçmiş festival kapsamında gösterilebilir.’’ der ve Özer’e Antalya’daki jüri üyeleriyle konuşmasını önerir.

Antalya’daki jüri üyeleri filmi göstermeye cesaret edemez. En ilerici geçinenleri bile Özer’e destek vermez. Hatta içlerinden biri yönetmene, ‘’ Yapma kardeşim sen de böyle askeri, polisi kızdıracak filmler.’’ der.

Filmin yapımcısı, İdari Mahkemeye giderek sansür kararına itiraz eder. Aradan bir buçuk sene daha geçer. Uzmanlardan oluşan bilirkişi heyeti filmin gösterilmesinde hiçbir sakınca görmez ve ilk sansür kararı İdari Mahkeme tarafından iptal edilir.

Kara Sevdalı Bulut apar topar bir – iki sinemada gösterime sokulur.

Kültür Bakanlığı İdari Mahkemenin kararına itiraz eder ve film yine yasaklanır.

Yapımcı yasağı kaldırmak için Danıştay’a başvurur. Film 3 yıl da orada sürünür.

Danıştay üyeleri, hiç izlemedikleri bu filmin yasaklılık halinin devamına karar verirler.

Aradan yıllar geçip de hükümetler, yönetimler değişince şansını bir kez daha denemek ister Muammer Özer ve sansür kuruluna gidip filmi yeniden sansüre sokup sokamayacağını sorar. ‘’ Bir kere sansüre giren film bir daha giremez’’ cevabını alır.

Sene 2004.

Önce ihbarcı, ardından sansürcü zihniyetlere ve en sonunda da bürokrasiye takılan Kara Sevdalı Bulut hâlâ yasaklı.

Eserleriyle yurt içinde ve dışında 20’den fazla ödülü olan yönetmen Muammer Özer bu olayların kendisinde yol açtığı tahribatı şöyle ifade ediyor: ‘’ Tazminat davası açmaya kalksam devlet bana verdiği ekonomik ve psikolojik zararın bedelini ödeyemez. Bu olaylardan sonra 10 yıl hiçbir şey üretemedim.’’

İçinde hiçbir işkence sahnesi bulunmayan, işkencenin bireydeki ve aile hayatındaki yansımalarına odaklanan Kara Sevdalı Bulut’tan sonra çok daha ağır, işkenceyi açık açık göstererek eleştiren filmlerin sinema ve televizyonlarda gösterildiğini söyleyen Özer, Türkiye’nin son 10 yılda demokratik olarak büyük açılımlar gösterdiğini vurguluyor.

Türkiye, 80’li yıllarla kıyaslanırsa demokrasisinin Lale Devrini yaşıyor. Ulusça o veya bu biçimde ağır bir bedel ödedik bu günlere gelene kadar ve daha alınacak epey yol var önümüzde.

Türkiye’yi karaladığı iddia edilen ‘’Hiçbir yerde’’ gibi filmlerin TRT’de gösterilmesi skandal olmak bir yana Türkiye’nin demokratikleşme ve kompleksten uzak güçlü bir devlet olma yolunda ilerlediğinin bir kanıtı olabilirdi ancak.

DİLEK YARAŞ 25.11.2004 Dördüncü Kuvvet Medya

Önceki İçerikUğruna Ölümlere Gidip Geldiğim
Sonraki İçerikFETHULLAH HOCA NEDEN KORKUYOR?
Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü mezunu. Gazeteciliğe 1986 yılında Karacan yayınlarında stajyer muhabir olarak başladı. İlk haber ve söyleşileri, Kadın, Sanat Olayı, Kapital gibi dergilerde yayımlandı. Hiçbir zaman kopamadığı çocukluk hayali olan gazeteciliğe, 90’lı yıllarda ikamet ettiği İsveç’te Türkçe ve İsveççe haber-söyleşi ve köşe yazılarıyla devam etti. 1998 yılında, bir yandan İsveç'teki Türkçe konuşan göçmenlere yönelik haber-söyleşi dergisi Prizma'yı çıkarırken bir yandan da Dördüncü Kuvvet Medya sitesinde İsveç ve Türkiye gündemi ile ilgili yazılar yazmaya başladı. Prizma dergisi, 2000 yılında, Mısır, İran ve Suriyeli gazetecilerle yaptığı işbirliği sonucu Türkçe-Arapça ve Farsça olmak üzere üç dilde çıkmaya başladı. İlk kitabı, Dorothe Simon ile birlikte yazdığı “Lagom Svenskt” 2000 yılında İsveç’te; ikinci kitabı “Kır Zincirlerini Mavi Marmara” ise 2011 yılında Türkiye’de yayımlandı. Şu sıralar, elindeki yarım kitap projelerini bitirme ve eski çalışmalarını dijital ortama taşıma telaşında.

1 YORUM

  1. Yazının yayınlandığı tarihte Dördüncü Kuvvet Medya’ya gelen yorumlar. (Admin)
    ———————————————————————————————————————-
    Gönderen: Muzaffer Duran

    Yorumu: Merhaba Dilek hanım,

    Bende sizin gibi tamamen sansürlere karşıyım. Her şey tartışılabilmeli ve konuşulabilmeli. Ülkemizde insanlar, yazarlar öldürülmüştür düşüncelerinde dolayı. Halen katilleri bulunamamıştır.

    Yalnız unutmamamız gereken bir takım hashas olağın üstü durumlar vardır. 81 yıllık Cumhuriyetimiz zaman zaman ateş çemberi içine alınmış adeta paylaşılmak istenmiştir ve istenmektedir. Malum 12 eylül den önce sağ sol terörü ülkemizde bir bulaşıcı bir mikrop gibi ülkemizin her bir yanını sarmış, ülkeyi 7 kuruşa muhtaç hale getirmişti. Çok iyi hatırlıyorum, yağ, şeker, benzin kuyruklarının verdiği çileleri.

    12 eylül den sonra yeni bir çağ başlamış, ülke yüksek adımlarla bulaşıcı mikroplardan kurtulayım derken, PKK terörüne bulaşmıştır. Ülkemizde halen adı konulmamış gizli bir şavaş yürütülüyor. Bu savaşın düşmanları, kesinlikle Kürt asıllı vatandaşlarımız değildirler. 12 eylül den önce kardeşi kardeşe düşüren iç ve dış düşmanlardır. Malesef bu düşmanlar 12 eylül den sonra taktik değiştirip, yeni mikroplar üretmeye başlamıştır. Bu öldürücü mikroplara karşı Silahlı Kuvetlerimiz ve Polislerimiz karada, havada ve denizde canlarını dişlerine katarak amansız bir mücadele vermektelerdir. Helbette onlarında hataları olmuştur ve olacaktır. Hatalar insanlara mahsuzdur. Filmler yaparak onları yıpratmaya çalışmak, etrafımızda ki çemberin daralmasına eş değerdir. Eğer ki yo ne pahasına olursa olsun, bu film olsun, keyfle izleyelim derseniz, neticelerine de halk olarak katılmak zorundayız. Devletler halklar tarafından kurulur, bir takım emelleri olan insanlar tarafından yıkılır. Devletinin yıkılmasını keyfle izleyen halklar zülme, haksızlıklara mahkum olurlar. Allah bize öyle bir acıyı tatdırmasın. Ülke için büyük heyecan ve sevda ile görev yapan bütün vatandaşlarımızın Allah yolunu açık eylesin.

    Selamlar

    Muzaffer Duran

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here