O kadar hassastı, o kadar hassastı ki, insanların kalplerini kırmamak için sürekli bir susuş ve kaçış halindeydi. Çevresine ve kendisine en büyük zararı bu şekilde verdiğinin farkında bile değildi.

Aslında, duygularını kendisine bile nasıl ifade edeceğini ve ifade ettiğinde ortaya çıkan yeni duygularla nasıl baş edeceğini bilemiyordu…

Her zaman böyle değildi elbette.  Onun da kendini sere serpe çırılçıplak ortalara saçtığı yıllar olmuştu. Gün be gün içine kapanmayı, maskeler edinmeyi öğreten yıllar.

Çünkü, tüm açıklığı ve saflığıyla gösterdiği duygularına karşılık ya yargılanmış ya aldatılmış ya da cezalandırılmıştı.

Şimdiyse hayatındaki bütün ‘’önemli’’  insan ilişkileri felaket bir kaos yumağı halindeydi. Özellikle de kendisiyle olan ilişkisi.

Çok çetrefilli bir öğrenme süreci, çok zorlu bir sınavdı bu.

Gerçekleşmeyen hayalleri ile hayatın ona sunduğu katı gerçeklik arasında bir denge kurmayı öğrenmesi gerekiyordu.

Bu çelişkili ruh hali, tuhaf kişilik çatışmalarını tetikliyor ve onu karakteriyle hiç bağdaşmayan tutarsız davranışlara sürüklüyordu.

Hem kendi öfkesinden, hem de karşısındakinin öfkesinden korkuyordu ölesiye. Sadece korkmak ve bastırmak öfkeyi yok etmiyordu elbette. O her ne kadar inkardan gelse de pimi çekilmiş el bombası gibiydi.

Onu yakından tanıyan dostları, en olmadık yer ve zamanda infilak ederek herşeyi yakıp yıkmasından ve hem kendinde hem de çevresinde onarılmaz hasarlar oluşturmasından korkuyorlardı.  Gerçek kimliğine bu kadar aykırı yaşamanın sonucu olarak  amansız bir hastalığa yakalanacağından ise emindiler nerdeyse.

O ise, dişlilerine takılıp kaldığı bu çarkın içinde umarsızca dönüp duruyordu. Elde ettiği maddi güçler ve bu güçlerin getirisi sahte dostlardan oluşan çevresiyle kalbi ve aklı perdelendikçe perdeleniyordu.

 Ancak, ara sıra bastıran karabasanlarda, sebebini anlayamadığı sıkıntılardan çok bunaldığı anlarda bir şeylerin ‘’gerçekten’’ ters gittiğini, iki dünyasını da mahvetmek üzere olduğunu, yani madden ve manen korkunç bir çöküş yoluna girdiğini hissediyordu. 

Kalp gözünü açması gereken bu hissediş, zihninin oyunuyla hem kalbine hem de aklına daha da kalın ve üzeri bir takım ‘’sahte’’ idealizm boyalarıyla süslenmiş bir perde daha örtmesini sağlıyordu.

Sıkıntılarının içindeki kendi payını, kendi sorumluluğunu kabul etmek, kendisiyle ve susarak-kaçarak zarar verdiği insanlarla yüzleşmek ölümden beterdi onun için.

En kolayı, talihsizliğine ağlamak ve kadere isyan eden şarkılar söyleyerek kendine acımak, hatta acındırmaya çalışmaktı.

Yüreğinden kopup zorlukla kulaklarına ulaşan o ince cılız sesi içinde patlayan öfke nöbetleriyle bastırmaya çalışıyordu… O ses ki ısrarla, yorulmadan ve bıkmadan, gittiği yolun yol olmadığını, kendisini yutan mahveden bir girdabın içinde giderek dibe çekildiğini anlatmaya çalışıyordu ona.

‘’Haydi,’’ diyordu, ‘’haydi, bütün gücünü topla ve çık şu girdabın dışına. Yoksa bataklığın içinde yitip gideceksin… yoksa… yoksa…’’

Kendisini onurlu insan olmaya, içindeki cevhere yaraşır davranışlara davet eden bu ses, ancak rüyalarında ulaşabiliyordu ona, bazen tatlı bir düş bazen de dehşetli bir karabasan olarak. Hakikatin izlerini gösteren rüyalardan uyanınca her şeyi unutuyor ve içini-dışını saran sahteliklerle avunmaya devam ediyordu.

Avunamayan, her şeyin farkında olan sadece içinin en kuytularında gizlenmiş olan o cevherdi.

O cevher ki bazen aynaya bakan gözlerinin içinden en delici nazarlarla ulaşmaya çalışıyordu ona ama nafileydi.  Çünkü, korkularla esir alınmış bir zihnin örttüğü perdeyi kaldırmak pek yaman, pek zor bir işti.

Aslında, hatalarıyla yüzleşmek yerine kaçmayı seçmeseydi, içindeki öfke dalgalarını yapıcı bir biçimde ve doğru zamanda, doğru kişilere yöneltmeyi öğrenebilseydi, öfkesinin tek gerçek muhatabına ‘’kendisine’’ ulaşabilecekti. Kim bilir belki de ateşlerin içinde yana yana, yanmamayı öğrenerek özünü kaplayan kir tabakalarının eriyip gitmesine ve derinlerde bir yerlerde saklanan gerçek kendinin açığa çıkmasına şahit olacaktı.

Kaçışlarıyla, susuşlarıyla dibe o kadar yaklaşmıştıki, eski dostlarının tümünü kaybetmek üzere olduğu gibi kendini de kaybetme yolundaydı. Kaçınılmaz sonun yaklaştığını her hissedişinde paniğe kapılarak biraz daha o insan ruhunu  lime lime parçalayan çarkın içine gömülüyordu.

Zavallı ve yorgun yüreğinin en derininden gelen o zayıf sesin verdiği rahatsızlığın, gördüğü karabasanların, kendisini her şeye rağmen sevmeyi becerebilen dostlarının uyarı ve sitemlerinin son bulması için dua ederken, bu duanın kabulünün kendisinin idam fermanı olacağını düşünmüyordu bile. 

Bilmiyordu ki bu rahatsız eden ses, bu karabasanlar, bu uyarılar olduğu sürece umut vardır, can vardır. Bilmiyordu ki dermanı derdinin içinde saklıdır. Ve bilmiyordu ki karanlığını aydınlatacak ışığın düğmesi, rüyalarında duyduğu o fısıltıdır; o karabasanlardır; dostlarının uyarı ve sitemleridir.

Dilek Yaraş

04 Şubat 2009 / Kuraldışı

Fotoğraf: Melissa Askew

Önceki İçerikVe Kalp Susmamış
Sonraki İçerikMahzunlar Kervanı
Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü mezunu. Gazeteciliğe 1986 yılında Karacan yayınlarında stajyer muhabir olarak başladı. İlk haber ve söyleşileri, Kadın, Sanat Olayı, Kapital gibi dergilerde yayımlandı. Hiçbir zaman kopamadığı çocukluk hayali olan gazeteciliğe, 90’lı yıllarda ikamet ettiği İsveç’te Türkçe ve İsveççe haber-söyleşi ve köşe yazılarıyla devam etti. 1998 yılında, bir yandan İsveç'teki Türkçe konuşan göçmenlere yönelik haber-söyleşi dergisi Prizma'yı çıkarırken bir yandan da Dördüncü Kuvvet Medya sitesinde İsveç ve Türkiye gündemi ile ilgili yazılar yazmaya başladı. Prizma dergisi, 2000 yılında, Mısır, İran ve Suriyeli gazetecilerle yaptığı işbirliği sonucu Türkçe-Arapça ve Farsça olmak üzere üç dilde çıkmaya başladı. İlk kitabı, Dorothe Simon ile birlikte yazdığı “Lagom Svenskt” 2000 yılında İsveç’te; ikinci kitabı “Kır Zincirlerini Mavi Marmara” ise 2011 yılında Türkiye’de yayımlandı. Şu sıralar, elindeki yarım kitap projelerini bitirme ve eski çalışmalarını dijital ortama taşıma telaşında.

1 YORUM

  1. Bu yazıya yayınlandığı tarihte (Kuraldışı sitesinde) yapılan yorumlar (Admin)

    ………….

    Kendi karanlığımız aslında aydınlığımızdır… Teşekkürler Dilek…
    /Berna Esin 15 Şubat 2009 Saat:22:57:38

    ……….

    En şeffaf, maskesiz dostumuz, içeriye hapsettiğimiz özümüzde saklı. Çıkamadığı anlarda karabasanlar aracılığıyla sinyal yollarlar bizlere “duy beni, duy beni” diye taki biz dışarıya çıkmasına izin verene kadar…
    /H @ n d é C a n 08 Şubat 2009 Saat:01:41:05

    …………

    Kendimizi çok kolay kandırırdık da o içimizdeki cevher çok zeki, hem de çok. Ne yaptıysak kandıramadık O’nu. Bir tokat gibi çarptı gerçeği her defasında…İyi ki de çarptı…
Ne güzel anlattın yine sevgili Dilek. Hem de nasıl güzel…Kaçıncıya okuduğumu bilmiyorum. Okudum, okudum söyleyecek söz, yapacak yorum bulamadım. Okudukça iyi ki öyle olmuş, iyi ki dedim…
Biz’i yaşayan, biz’i böylesine duygulu ve içten anlatan, o içindeki cevhere sağlık…
Teşekkürler…Sevgiler…
    /Hülya GÜLTEKİN 05 Şubat 2009 Saat:01:00:59

    …………..

    Eksiğide yok fazlası da yok, ne varki çok yoruldum çok.Yorum yapmak zaten imkansız,çünkü yaparsam balıklar bile güler..İllaki yorumsa bir elmayı ikiye bölersin tekrar yapıştırırsın, gerisi geyik olur..Her sabah yüzümüzün enerji dolu ve değişmemesi temennisiyle…tebrikler..er 
/neslier 04 Şubat 2009 Saat:23:20:58

    ……….

    Hani bir bilge kişinin dediği gibi, dün ve yarın yok yaşam bir gündür,oda bugündür. Beni duygulandırdığınız için teşekkürler Dilek Yaraş /Haldun 04 Şubat 2009 Saat:21:58:42

    …………..

    Karışmak varsa durulmak da var.
Huzursuzluk varsa dinginlik de var.
Acı varsa mutluluk da var.
Rahatsızlık varsa rahatlık da var.
İniş, çıkış, zorluk varsa gelişme de var.
Farkındalık varsa, ne olursa olsun BENLİK de var.
O çarklıların arasında kendinden uzaklaşıp dibe varma, vurma, kendinden vazgeçip maneviyatından vazgeçip maddeye yönelme, maddeleşmek olduğu gibi, bunların sıkıntısı, acısı da varsa ne iyi…Her şey değişebilir o zaman. Yeter ki o içimizdeki cevher, latif sesiyle şarkılar söylesin bize ve biz anlayışla duyup sesine katılıp ses-sesimiz olalım.

Eline-yüreğine sağlık sevgili Dilek./bade 04 Şubat 2009 Saat:14:37:20

    …………

    Dilekcim 
Çok etkilendim yazından..Dun aksam salı toplantısında babama kendimi ifade etmekten ne kadar da korktugumu anlattım. Ozum yapmam gereken seyı aslında o kadar ıyı bılıyo kii…Tesekkurler
    /Gülin Sarıyiğit 04 Şubat 2009 Saat:12:27:31

    ……………..

    Bugün birbirinden güzel ve birbirini çok güzel tamamlayan iki yazı yayınlamışsın sevgili Dilek 🙂 
Yazın aldı götürdü beni yine…
Hele son paragrafın… çok çok güzel…
Hakikaten de acılarımızı hissettiğimiz sürece umut var, ne zaman ki hissetmez hale geliyoruz, işte o zaman her şey için çok geç olabiliyor.
Ancak hissettiğimiz bir duyguyu dönüştürebiliriz çünkü… Hissetmiyorsak neyi dönüştüreceğiz ki???
    /dilek taşçılar 04 Şubat 2009 Saat:11:51:13

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here