Hayatımın en berbat ama aynı zamanda da en anlamlı ve heyecanlı yıldönümünü yaşadım 2008’i 2009’a bağlayan gece. 

Tam anlamıyla bir karanlıktan aydınlığa çıkış yolculuğuydu bu. Sanki asırlar sürdü. 

Yine yeniden, kimbilir kaçıncı kez… Ah bilmem ki daha kaç kez yaşayacağım bu bitmez döngüleri? Sonu yok gibi. Yürek dayanmıyor bazen. O yürek ki, yanıyor yanıyor kül oluyor da uslanmıyor ve her seferinde yine yanmak üzere kendi küllerinden yeniden doğuyor.

Bilinçli bir seçim, bir karardı benimkisi. Dostlarımdan, sevdiğim insanlardan gelen bütün ‘’Yeni yıla beraber girelim,’’ önerilerini şükran duygularımla reddettim. ‘’Kendimle baş başa kalmak, tefekküre dalmak, meditasyon yapmak, dua etmek istiyorum bu gece,’’ dedim. 

Aslında, severim yıl dönümlerinde dostlarımla, sevdiklerimle beraber olmayı. Yeni bir yıla girerken hep beraber iyi dileklerde bulunmayı… 

Ama bu seneki yıldönümünde tek başıma kalmak neredeyse zorunlu bir ihtiyaçtı. Her zamanki olağan içe dönüklüğümün altın vuruşu olacaktı sanki bu. 

Öyle de oldu nitekim:)

Benim gibi sürekli kendini sorgulayan, iç benliğiyle sürekli bağlantıda olmaya çalışan, içsel yolculuklarda oldukça deneyimli sayılabilecek biri için bile çok zor bir seçimdi bu. Öyle ya, kendimi bildim bileli yaşadığım her olayın iç katmanlarını çözmeye çalışmıştım. Bu da yetmezmiş gibi Kuraldışı’ndaki eğitimlerin tamamına ‘’bir cengaver gibi’’ katılmış, sevgili Nil, Saim ve diğer katılımcı dostların o ‘’acımasız’’ yönlendirmeleri eşliğinde kendimi lime lime etmiş, yerden yere vurup parçalamıştım da bana mısın dememiştim…

İşte yine esaslı bir kendimle kavga sürecine girmenin ve halının altındaki yeni tozları süpürüp silmenin zamanı gelmişti. Yıl dönümü sadece vesile idi bu iş için.

Ne yapacağımı, neyi sorgulayacağımı bile bilmiyordum tam olarak. Tek bildiğim, dış dünyadaki olayların, dünyanın hallerinin ve kendi özelimde yaşadığım bazı deneyimlerin beni çok bunalttığıydı. Sadece derine inmem gerektiğini hissediyordum ama bunu nasıl yapacağımı bilemiyordum. 

Son aylarda deneyimlediğim bazı durumlar beni derin bir hüzne, hatta kederli bir ruh haline sokmuştu. Tamamen çökmememi sağlayan tek şey ise farkındalığımı sürekli uyanık tutmamdı. Ayrıntılarda boğulmak için izin vermiyordum kendime, yoktu zaten böyle bir lüksüm… 

En bunaldığım anlarda ise bütünün mükemmelliğini, her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu kendime hatırlatıyor ve o koyu karanlığın beni yutmasına engel oluyordum. 

Bu tutum, mutluluğumu korumamı sağlıyordu. Bazen öfkeli, bazen hüzünlü, hatta kederli olsam dahi, mutsuzluk ve ümitsizlik çukuruna düşmüyordum; şükürler olsun ki.

Dedim ya bu hesaplaşma sürecine nasıl başlayacağımı hiç bilemiyordum. Tek bildiğim tek başıma kalmam gerektiğiydi ve onu da yapmıştım ama gerisi hakkında hiçbir fikrim yoktu. Ne yapmam, nasıl bir düşünce yöntemi izlemem gerektiği kocaman bir soru işaretiydi. 

En kolayını ve en iyi bildiğim yolu seçtim sonunda:

Akışa teslim olmaya, ruhumun derinliklerinden ne geliyorsa, ne hissediyorsam sorgusuz sualsiz uymaya karar verdim.

… 

Önce televizyondaki haberleri izlemeye başladım. Tabii ki iyice bunalıma girdim. Zaten dış dünyanın bu halleri değil miydi beni bu kadar karanlığa iten, çaresiz hissettiren.

Kanal kanal dolaşmaya başladım haberlerin ardından. Televizyoncularımız sağolsunlar bunalımda kalmamıza asla izin vermiyorlar. Kan ve vahşet görüntülerinin ardından vur patlasın çal oynasın bir hayat başlıyor ekranlarda. Gelin görün ki neredeyse bütün kanalları esir alan eğlence görüntülerinin hiçbiri de beni sarmıyordu. Eğlenceyi seçmeyen kanalların ağırlığını kaldıracak gücüm de hiç yoktu doğrusu.

Çok sevdiğim, günde birkaç kez, hatta her bunaldığımda dinlediğim bir ilahi var;  televizyonu kapatıp onu açtım. Durun, sizinle de paylaşayım; çok güzel sözleri var. Hem biraz dinlenmiş de olursunuz. Çünkü, şu anda sonunun nereye varacağını hiç bilmediğim, belki de hayatımın en süzgeçsiz, nerede biteceğini, ne kadar uzayacağını, hatta bitip bitmeyeceğini bilemediğim bir yazı serüvenine başladım.


Güzel Aşık

Güzel aşık cevrimizi
Çekemezsin demedim mi
Bu bir rıza lokmasıdır
Yiyemezsin demedim mi

Yemeyenler kalır naçar
Gözlerinden kanlar saçar
Bu bir demdir gelir geçer
Duyamazsın demedim mi

Demedim mi demedim mi
Gönül sana söylemedim mi
Bu bir demdir gelir geçer
Duyamazsın demedim mi…. 

Güfte : Pir Sultan Abdal
Beste: Hüseyin Sebilci
Söyleyen: Sami Özer
Albüm : Senfonik Çağdaş ilahiler


Siz şimdi benim bu ilahiyi dinleyip dinleyip uçtuğumu sanırsanız çok yanılırsınız. Ne uçtum ne de kendi ‘’sıkıcı’’ gerçeğimden koptum.

Beni koparan, -popüler kültürün bütün sadık elemanları gibi- televizyondaki Sezen Aksu konseri oldu. 

Özellikle de Dansöz Dünya şarkısı… Fonda kırmızılı bir kadın dans ediyordu. Bir ara kadının yüzünde beliren acı ifadesi müthişti; hâlâ gerçekten gördüm mü o sahneyi, yoksa yüzümdeki kendi acıyı mı kadına yansıttım, bilemiyorum. Sizin anlayacağınız, biraz sürrealist bir boyuta geçtim o an. Eh, madem şarkılara girdik, o şarkının sözlerini de yazmalıyım size. Hem zaten konumuzla ve içine düştüğüm ruh haliyle de doğrudan ilgisi var.

Dansöz Dünya

Hiç kavga bilmez gülle yaprak
Hiç kıyar mı ağaca toprak
Bu kimin oyunu
İlk kim bozdu sonsuz uyumu
Kıvır kıvır kıvır
Ziller elinde
Kıvır kıvır kıvır
Yangın yerinde
Kıvır kıvır kıvır
Öz paramparça
Kıvır kıvır kıvır
Öz esir teninde
Dön dansöz dünya
Devam et ateş dansına
Yan gamsız dünya
Sığmadın aklıma
Vursun davullar inlesin dünya
Yalnızlığını dinlesin dünya
Kıyamet gündesin dünya

Söz-Müzik: Sezen Aksu

Bu sözleri okuyunca benim toplumsallaştığımı ve bu gezegenin halleri üzerine kafa yorduğumu sanmışsınızdır herhalde. Ama ne gezeeer, Sezen bu, o ses toplumsallık mı bırakır insanda…Sezen’den isterseniz dünyanın en militan, en pragmatist şarkısını dinleyin yine de kendinizi dibine kadar arabesk ve kendi iç dünyanızda bulmanız işten bile değildir. Dünyanın sorunları toplanır toplanır, canınızı acıtan ya da sizin canını acıttığınız bir kişi üzerinde ete kemiğe bürünür. Rakının dibine vurmasanız dahi duygularınızın ve acılarınızın dibine vurmanız kaçınılmazdır.

Benim için de öyle oldu. Dünya çok büyüktü ve ben çok küçücüktüm; üzülmekten başka pek bir şey gelmiyordu elimden. Ama kendi küçük dünyamdaki sorunların kökünü bulursam belki cürmüm kadar yer yakan ateşimin bir faydası olurdu bu gezegene.

İşte bu duygu ve düşünceler içinde serbestçe salınan zihnim döndü dolaştı ve  benim için çok önemli olan eski bir dostuma kilitlendi. Son zamanlarda, -belki de farkında bile olmadan- fena halde incitmişti beni. Daha doğrusu ben incinmiştim. 

Farkına vardım ki, son aylardaki oldukça sık hüzne kapılan, hatta sosyal hayattan, dış dünyadan marazi bir şekilde uzaklaşmaya varan ruh halim, bu arkadaşımla yaşadığım problemden, derin hayal kırıklığımdan kaynaklanıyordu. İletişimsizlik, yani söylenememiş sözler, anlaşılamamış, anlatılamamış duygular farkında olmadan bütün hayatımı kilitlemişti. Düğümlenmiştim adeta ve sanki bu düğümü çözemezsem bütün hayat akışım tıkanacaktı.

Kazıya kazıya bir türlü yok edemediğim, hayatımın ilk aylarında ve ergenliğimin en önemli dönüm noktalarında yaşadığım travmalarla hücrelerime kazınan değersizlik duygusu ve kaybetme korkusu devredeydi yine.

Duygularımı, düşüncelerimi, incinmişliğimi olduğu gibi dürüstçe aktarırsam kendime hakim olamayıp fazla kırıcı olurum ve onu tamamen kaybederim diye korkuyordum.

Bu düşünceler içindeyken, duyguların krallığına girmeye başlamıştım usul usul. (Sezen faktörünü de unutmayalım lütfen!) Duygularım en arabesk haliyle zihnimin kontrolünü ele almışlardı. Aniden bir öfke dalgasının içinde buldum kendimi. Aylarca susmuş olmanın bedeli, bastırılmış duyguların patlamasıydı bu.

Neyse ki sabaha kadar sürmedi bu hal… Kendime biraz sızlanma, yakınma izni vererek düşünce ve duyguların geçişini izlerken durulmaya başladım yavaş yavaş.

O öfke sarmalını atlatmıştım ama incinmişliğim hala gitmiyordu. Kocaman bir kaya parçası çöreklenmişti sanki içime. İşte o noktada   uzunca bir mektup yazdım ona. Aramızdaki sorundan dolayı kendimi ne kadar kötü hissetiğimi, nasıl incindiğimi kağıda döktüm. 

Bu yazdıklarımı ona mutlaka göndermeliydim… Çünkü, eskiden, çok eskiden, on yıl küs kaldığım babama yazdığım -buna benzer bir mektubu- sırf korkularımdan dolayı yollayamamıştım. Ve babam onu bir daha göremeden ölmüştü. Bu yüzden yıllarca kendimi yargılamış, bu yargılamalar sonucunda da bir daha böyle bir mektup yazarsam mutlaka göndereceğime dair yemin etmiştim. (O gün bu gündür hep böyle mektuplar yazıp yazıp gönderirim:)

Daha mektubu gönderdiğim anda bir hafifleme hissettim. Gece rüyamda, kah dala çıka yüzdüğüm, kah üstünde uçarak süzüldüğüm müthiş berrak bir deniz ve cennet gibi bir vadi gördüm.
(Bu rüyayı, duygularım ve bilinçaltımda önemli bir arındırma çalışması yapmış olduğum şeklinde yorumladım. Ha, bu arada arkadaşım da rüyama girdi ve derdini anlattı bana:)  

Uyandığımda ne incinmişlik ne de kızgınlık duygusu kalmıştı içimde. Bir an, ‘’İnşallah, yazdıklarım ağır gelmemiştir, onu üzmemişimdir,’’diye hafif bir endişe geçti aklımdan ama ‘’Olanda hayır vardır,’’ diyerek teselli ettim kendimi. Niyetimden emindim çünkü; hem onun hem kendimin hem de yıllara dayanan dostluğumuzun hatırına, dürüst, açık ve cesur davranmıştım en azından. 

Anlayacağınız, son derece hareketli ve bereketli, sonuna kadar iç hesaplaşmalarla dolu bir yıldönümü oldu benim için. Sabahleyin aynada kendimle karşılaştığımda ne kadar doğru bir seçim yaptığımı daha iyi anladım. Gözlerim ağlamaktan şişmişti ama yüzüme son aylarda hiç olmadığı kadar derin bir huzur ifadesi yerleşmişti. En az on yıl gençleşmiştim sanki:) İçim hiç olmadığı kadar taze bir güçle dolmuştu. Geçmişin tortuları temizlenmişti. İçini aydınlık, güzel ve iyi anılarla doldurmak ümidiyle yeni ve tertemiz bir defter açmıştım.

***

İşte size 2009 hediyesi olarak kendi hallerimden bir hal. Tepe tepe kullanın. Farkındalıklarımın farkındalıklarınıza farkındalık katması umuduyla:)

Dilek Yaraş – 3 Ocak 2009

Foto: Ronaldo de Oliveira 

Önceki İçerikAlbatros Olmak
Sonraki İçerikGel Bakalım YENİ Yıl!
Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü mezunu. Gazeteciliğe 1986 yılında Karacan yayınlarında stajyer muhabir olarak başladı. İlk haber ve söyleşileri, Kadın, Sanat Olayı, Kapital gibi dergilerde yayımlandı. Hiçbir zaman kopamadığı çocukluk hayali olan gazeteciliğe, 90’lı yıllarda ikamet ettiği İsveç’te Türkçe ve İsveççe haber-söyleşi ve köşe yazılarıyla devam etti. 1998 yılında, bir yandan İsveç'teki Türkçe konuşan göçmenlere yönelik haber-söyleşi dergisi Prizma'yı çıkarırken bir yandan da Dördüncü Kuvvet Medya sitesinde İsveç ve Türkiye gündemi ile ilgili yazılar yazmaya başladı. Prizma dergisi, 2000 yılında, Mısır, İran ve Suriyeli gazetecilerle yaptığı işbirliği sonucu Türkçe-Arapça ve Farsça olmak üzere üç dilde çıkmaya başladı. İlk kitabı, Dorothe Simon ile birlikte yazdığı “Lagom Svenskt” 2000 yılında İsveç’te; ikinci kitabı “Kır Zincirlerini Mavi Marmara” ise 2011 yılında Türkiye’de yayımlandı. Şu sıralar, elindeki yarım kitap projelerini bitirme ve eski çalışmalarını dijital ortama taşıma telaşında.

1 YORUM

  1. Yazı yayınlandığı tarihte Kuraldışı sitesinde yapılan yorumlar (Admin)
    ………………..

    Hem de ne farkındalık…
Eline,yüreğine,cesaretine sağlık…
çok teşekkürler / Mustafa Duman 09 Ocak 2009 Saat:00:11:38

    ***

    Dilek hanım çok yakın sandığım bir dostumla aynı sorunları bende yaşıyorum.Daha yakın bir zaman kadar sürekli incitildim ama isyanımı içe atıyorum.Şu anda da içim parçalanırcasına canım yanıyor ve ağlıyorum.Biraz kendimi rahatlatmak için sitenize göz atarken yazınızı okudum.Birileriyle aynı hisleri paylaşmak beni biraz olsun rahatlattı.İyiki bizimle paylaştınız .Sağolun.Şimdi bir kağıda yazacağım ve içimde taşımayacağım…..sevgiyle kalın /zeynep 05 Ocak 2009 Saat:21:12:41

    ***
    Yazını neredeyse nefes almadan bir çırpıda okudum. Bir insanın iç dünyasından bir kesit ancak bu kadar güzel verilebilirdi. Ne kadar güzel betimlemişsin, hepimizin zaman zaman yaşadığı farkına vardığı ya da varmadığı bu süreçlerin aslında ne çok insana dair ve ne çok insanı insan yapan bir özellik olduğunu göstermişsin. İçsesimizi olduğu gibi duyabilmek, uygulayabilmek, bunları yapmak adına elimizi uzattığımızda elimize batan dikenleri sevgiyle ayıklayabilmek ne çetrefilli ama ne kadar özgürleştiren şeyler. Eline, gönlüne sağlık../Serap 05 Ocak

    ***

    Bir yolculuk okudum, acının-ateşin içinden geçen, geçerken kavrulan-yanan-kül olan.
Zaten kül olmayı beklenenin tutuştuğu, tutuştuğu yeri dağlayıp, derinleştirip, yumuşattığı; yumuşattıkça güçlendirip yeniden doğuşu yarattığı.

Bir yolculuk okudum gidilmesinden hem korkulan, hem yüksek hayrına olduğunu bilip de kaçılan, her şeye rağmen cesurca adım atılan.

Bir yolculuk okudum, her yolculuk kendinedir dedirten.

Bir yolculuk okudum, aynı gece içimdeki tüm seslere rağmen, yıllardır beklettiğim üç kişiye yazıp gönderdiğim bir mesajla, içimdeki hafifliği ve affedişi ve yeniden hayata MERHABA deyişimi hatırlatan.

Bir yolculuk okudum-paylaştım, cesurca içe yapılan ve bana ilham veren.

Yolculuğunu yaşadım sevgili Dilek, kendi yolumda yol olmaya adım attığım o gecede. / bade 04 Ocak 2009 Saat:17:14:03

    ***

    Yazın ile beni sahte güvenli sahilimden yaka paça alıp kızgın dalgaların ortasına attın. Hem seyirci oldum anlattıklarına hem de içinde aktif rol aldım. Kendi hayatımda yaptıklarım ve yapmadıklarımı sorguladım, nefessiz kaldım, battım, çıktım, huzura kavuştum, dirildim, bir kaç gram kabuk attım, yoluma ‘daha’ hafif devam ettim.

2008-2009 geçişi sanırım ben dahil daha bir çok insan için eskisi gibi pek salla yandan yandan gerçekleşmedi, ancak bunu kötümser bir edadan çok uzak bir şekilde, geleceğe güven ile dolu bir huzur hissi içinde yaşadım, yaşamaya da devam ediyorum.

Dilek müthiş bir yazı bu. Okuma fırsatım olduğu için kendimi şanslı hissediyorum. Seni çok seviyorum. 2009 senin için çok güzel bir yıl olacak. /Alper Rozanes 04 Ocak 2009 Saat:14:38:50

    ***

    Kişinin kendi hayatından kesitleri paylaşmasına bayılıyorum. Merak duygusumudur nedir:) Yazan hem kendini açıyor, hem okuyan zevk alıyor. 
Hem yazmanın hahifletici etkisini farkettirdin, hem güldüm hem duygulandım hem-hem durumu yani 🙂 
inişli çıkışlı bir duygu haliydi benimkisi kısacası bayağı bir tepe tepe kullandım okurken, yüreğine sağlık…/H @ n d é C a n 03 Ocak 2009 Saat:23:59:51

    ***

    Dilek’cim, ne güzel anlatmışsın, bayıldım. Farkındalıklarına sağlık, sana getirdikleri huzur ne güzel… İyi ki böyle bir yılbaşı gecesi olmasına karar vermişsin. Benim de 2008’in son günlerinden 2009’un ilk günlerine geçişimde derin, anlamlı deneyimler var. Bunları yaşıyor olmamız ne güzel! 2009 daha ilk günlerinden derin geldi. Daha ne kadar derinleşecek bakalım… 🙂 / Berna Esin 03 Ocak 2009 Saat:21:52:11

    ***

    Sevgili Dilek,

Yazdıklarınla ilgili duygularımı anlatacak kelimeleri bulmakta zorlanıyorum. Okuduğum süre boyunca içinde olduğum bir filmi izliyor gibi hissettim. Ben de böyle bir yılbaşı geçirmeyi senden farklı olarak öfkeyle tasarlıyordum. Öfkem kimeydi, neyeydi? tanımlayamıyorum. Sadece çok öfkeliydim. Ancak söylediğin gibi nereden başlayacağımı bilemediğim için karar değiştirdim. 
Yalnız geçirirsem yıl boyunca yalnız kalırım diye korktum belki de kimbilir :):):) Ve yazdıkların bana hem cesaret verdi hem de herşeyi bilerek, planlayarak bir şeye başlamak zorunda olmadığımı düşündürdü. 
Senin yılbaşında yaptığını yapmamı engelleyen gerçek nedenin ne yapacağımı bilmiyor olmam olduğunu farketmemi sağladın. 
Bir hafta sonu akşamını bu deneyime ayırmaya karar verdim. Yüklerden kurtulmak gerek haklısın. Teşekkürler ve sevgiler 🙂 /Pervin 03 Ocak 2009 Saat:21:44:36

    ***

    Merhaba
İnanılmaz bir yazı,deneyim.Neden mi?
Çünkü aynı şeyleri bende yaşıyorum.
İncinmişlik,hayatta tıkanıklık.Birçok yöntem denedim fakat hala içimde birşeyler var .İncinmişliğimi bir türlü atamıyorum.
Ben de çok kereler konuşmayı denedim.Fakat onun öfkelenceğini ve bu konuşmadan bir sonuç çıkmayacağını,sen uyduruyorsun diyeceğinden adım kadar emin olduğumdan yapamadım.Yeniden incinmekten korkuyorum ve bunu haketmediğimi düşünüyorum.
Merakettiğim o yazdığın mektubu gerçekten yolladın mı?Yoksa………
Bu satırları yazarken bile bazı açılımlar yaşıyorum.Teşekkürler./SİBEL 03 Ocak 2009 Saat:17:16:26
    …………………… 
    Sevgili Sibel! Tabii ki gerçekten yolladım. Yazdığım her kelime kalbimden fırlamıştı çünkü… elimde değildi yazmamak açıkçası… ve böyle bir mektup bende kalmamalıydı, yazıda bahsettim ya, o hatayı bir kere yaptım ben hayatımda ve bedelini ağır ödedim… Hiç olmazsa şimdi açıklığın, dürüstlüğün, içtenliğin ve cesaretin bedelini öderim:)
 Sevdiklerinizi bırakın dönerse sizindir, dönmezse zaten hiç sizin olmamıştır der Halil Cibran…. Dostluk da buna dahil diye düşünüyorum…. Umarım sen de aydınlığa çıkarsın… Sevgiyle. Dilek Y.

    ***

    Yazın bende o kadar doğru bir yere oturdu ki… çok duygulandım…
bu yılbaşı öncesi bende de farklı bir duygu hali vardı, sanki bu sefer yaşananlar diğerlerinden farklı olacaktı gibi hissediyordum.
Ve de öyle oldu, aynen sende olduğu gibi…
bizde de karanlıkta kalmış ve açığa çıkmak için epeydir çabalayan bir konu, akış içerisinde plansız bir şekilde karaya vurdu ve ailecek çok önemli bir konuda bir açılım yaşadık.
ben bunu, yeni bir başlangıcı temsil eden bu günde, yılın ilk temiz sayfası olarak yorumladım.
ve 2009 bol açılımlı bir yıl olacağa benziyor, o kendini ilk gününde getirdiği armağanla belli etti 🙂 /dilek tascılar 03 Ocak 2009 Saat:14:08:11

    ***

    Çok güzeeeeeel… Samimi…/onur sargın 03 Ocak 2009 Saat:12:47:21

    ***

    Aynadaki güzelliğini ruhumla gördüm. Karanlıktan aydınlığa çıkmanın verdiği, o güzellik ve huzur ki insanı kendi kendine aşık eder bilirim…

En iyisini yapmışsın yine güzel ruhlu kadın. Çevrendeki herkes sen var isen var ve sen kendini iyi hisseder isen onlarda iyi. Kendi içinde barışı sağlaman, onlarla olan barışını da çoğaltacaktır.Hem kendin için hem dostun için en doğrusunu yapmışsın…

Yazından bize yansıyan huzur ve denge, bize de ışık ve güç verdi…

Paylaşımın için teşekkürler Dilek…

Çok sevgiler…/Hülya GÜLTEKİN 03 Ocak 2009 Saat:12:10:55

    ***

    Tatlı Amazonum,

Yazın o kadar akıcı, o kadar duru, o kadar canlı ki, sanki o gece senin yanındaymışım ve aynı ruh halini yaşamışım gibi hissettim.

Çaresizlik, incinmişlik, hayal kırıklığı, kızgınlıktan, rahatlama, tazelenmişlik ve huzura olan süreci ne güzel ifade etmişsin.

Ayrılıklar, uzaklaşmalar konuşulanlardan değil de hep konuşulmayanlardan olmuyor mu zaten?

Yılbaşı gibi bir geceyi, anlamlı ve heyecanlı bir yıldönümüne çevirme kararın ve cesaretin için tebrik ederim.

Farkındalıklarının farkındalıklarıma farkındalık kattığı, ışık tutan ve hatırlatıcı hediyen için de teşekkür ederim.

Eline, kalemine, yüreğine sağlık /Esra Albayrak 03 Ocak 2009 Saat:11:10:09

    ***

    Yine bir harika okudum…Düşündüm,tekrar düşündüm..Gülhaneparkındalık ve farkındalık derken..kendimi parktan dışarı attım…ellerine sağlık… ER /neslier 03 Ocak 2009 Saat:05:32:31

    ***

    Daha doğrusu zaman zaman gerektiğinde kullandığım bi sözcüğü anımsattı bana son kelimeler..Karşımdaki kişiye ”farkındamısın diye sorduğumumda evet cevabını alsam dahi bilirdimki asla farkında değil o zaman da ben Yok canım sen Gülhane parkındasın derim. Acaba bizde zaman zaman gülhaneparkındamıyız …Sevgiyle /neslier 03 Ocak 2009 Saat:06:14:42

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here