20 Ekim 2004  – Onu kundakta bir bebekken asker olan amcasına evlatlık verdiler. Aslında hiçbir şeyi eksik değildi yetişirken. Gerçek kimliğinin bilgisi dışında. Hiç kimse cesaret edemiyordu ona gerçeği anlatmaya. Baba bildiği amcası, tehdit ve baskıyla sindirmişti herkesi.

On sekiz yaşına geldiğinde öz ana bildiği annesi, canı, feci bir trafik kazasında ellerinde öldü. Babası kısa bir süre sonra yeniden evlendi. Yeni kadın, babasıyla arasına nifak soktu.

Yirmi bir yaşına geldiğinde tesadüfen biyolojik ailesini öğrendi. Bir anda yeni bir annesi, babası, kardeşleri, akrabaları olmuştu. Üstelik bunlar daha önce kendisine kötülenen ve uzak tutulan insanlardı.

Annesinin ölümüyle kayganlaşan zemin üzerinde durulacak gibi değildi artık. İlk şoku atlattıktan sonra, biyolojik ailesine yanaşıp onları tanımaya çalıştı. Babası, ”Onları buldu artık beni istemiyor.’’ diyerek ona karşı cephe aldı.

Babasının yeni karısının ise bir tek derdi vardı. Kocasının mal varlığının tamamının kendisine kalması.
Sonunda kadının ektiği kötülük tohumları öylesine başarılı oldu ki, baba yıllarca bakıp büyüttüğü çocuğunu evlatlıktan -resmen- reddederek bir kalemde silip attı. Yeni karısının çocuklarını geçirdi nüfusuna. Her şey kitabına uydurulmuştu.

O, ortada kaldı.

Bir yanda, henüz tam bir duygusal bağ kuramadığı biyolojik anne, baba, kardeşler ve henüz isimlerini bile tam öğrenemediği akrabalar. Öte yanda ellerinde büyüdüğü akrabalar ve kendisini reddeden babası.

Biyolojik ailesine sokuldu biraz daha. Her şeyi bir büyüteçle inceliyordu âdeta. Benzerliklerini, farklılıklarını, ona karşı olan davranışlarını. Kendi duygularını. Aslında sevmişti kendi kanından olan bu insanları, kendisine çok benziyorlardı. Ama yine de eksik olan, adını koyamadığı bir şey vardı.

Yirmi bir yıl boyunca iç içe olduğu ve çok sevdiği dayılarını, teyzelerini, kuzenlerini özlüyordu.

Onlara yöneldi bu kez. Ama hiçbir şey eskisi gibi değildi artık. Orada da bir şeyler eksilmişti.

Geçmişini didiklemeye başladı. Her ailede olabilecek bazı problemler, onun için artık, öz çocuk olmadığı için olan problemlerdi. ‘’Öz çocukları olsaydım, o bisikleti alırlardı.’’ ya da ‘’Kendi çocuğu olsaydım babam öyle acımasız dövmezdi beni küçükken.’’ gibi düşüncelerle herşeyi özlük-üveylik ekseninde değerlendirmeye başladı.

Bir yılbaşı arifesinde babasının yaşadığı kente gitti. Yağmurun altında saatlerce dolaştı kentin çarşısında. Belki karşılaşıverirler, belki yeni yıllara beraber girerler diye. Karşılaşmadılar.

Yalnızdı. Hayat acımasızdı. Hiçbir yere sığdıramıyordu kendini. Nereye gitse, kime sığınsa yabandı.

Kendisini en yalnız, en korunmasız hissettiği, sığınacak liman aradığı bir gün bir mektup yazdı babasına.

‘’Senden para pul hiçbir şey istemiyorum, sevgini bile istemiyorum. Sadece, sen de günün birinde yalnız hissedersen kendini benim gibi, bil ki uzakta da olsa seni sonsuzca seven bir evladın var.’’

O mektubu hiçbir zaman göndermedi. Gönderemedi. O kadar cesur değildi. Kadının kötücül dilinin yazdığı her satırı çarpıtacağından ve babasını kendisine iyice düşman edeceğinden ölesiye korkuyordu.

Yıllar geçti.

Bir gün bir telefon geldi uzaklardan. Ölmüştü babası. Gömmüşlerdi.

Bunalım dolu yıllarda, herşeyin biraz daha fazla ağır geldiği anlarda, ölümün kıyısına yaklaştı bir-iki kez ama hayat yakasını bırakmadı. Son seferinde kendini kendisinden doğurdu. Gidecek kendinden başka bir yeri de kalmamıştı zaten.

Şimdilerde soranlara diyor ki:

“Babam, korkularının esiri olup nasılsa birgün öğreneceğim gerçeği benden saklamasaydı;
aynı kandan olduğum insanları yok saymasaydı, kötülemeseydi; onlarla sağlıklı bir ilişki kurmama izin verseydi; gerçeği öğrendiğim zaman beni reddetmeyip bağrına bassaydı; bense biraz daha güçlü olup babama sahip çıkabilseydim; en önemlisi sağlam bir diyalog kurabilseydik, o kadının her türlü fitne fesadı bozguna uğrardı. Ne babamın benim kendimi onun çocuğu hissettiğime dair kuşkusu olurdu, ne de ben kendimi terkedilmiş hissederdim. Ama fena hâlde oyuna geldik. Çünkü ikimizin de çıkış noktası korkularımızdı. Zayıftık. Sevgiyi öne çıkarmayı unutmuştuk.”

Önceki İçerikKüçük Kırık Bir Aşk Hikâyesi
Sonraki İçerikİsveç Basınında Tarafsızlık
Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü mezunu. Gazeteciliğe 1986 yılında Karacan yayınlarında stajyer muhabir olarak başladı. İlk haber ve söyleşileri, Kadın, Sanat Olayı, Kapital gibi dergilerde yayımlandı. Hiçbir zaman kopamadığı çocukluk hayali olan gazeteciliğe, 90’lı yıllarda ikamet ettiği İsveç’te Türkçe ve İsveççe haber-söyleşi ve köşe yazılarıyla devam etti. 1998 yılında, bir yandan İsveç'teki Türkçe konuşan göçmenlere yönelik haber-söyleşi dergisi Prizma'yı çıkarırken bir yandan da Dördüncü Kuvvet Medya sitesinde İsveç ve Türkiye gündemi ile ilgili yazılar yazmaya başladı. Prizma dergisi, 2000 yılında, Mısır, İran ve Suriyeli gazetecilerle yaptığı işbirliği sonucu Türkçe-Arapça ve Farsça olmak üzere üç dilde çıkmaya başladı. İlk kitabı, Dorothe Simon ile birlikte yazdığı “Lagom Svenskt” 2000 yılında İsveç’te; ikinci kitabı “Kır Zincirlerini Mavi Marmara” ise 2011 yılında Türkiye’de yayımlandı. Şu sıralar, elindeki yarım kitap projelerini bitirme ve eski çalışmalarını dijital ortama taşıma telaşında.

1 YORUM

  1. Yazı yayımlandığı tarihte İnternethaber sitesinde yapılan yorumlar (Admin)
    ————————————————————————————————————————-

    NE YAZI AMA

    Lütfen yanlış anlamayın, ne yazdıklarınıza bir sözüm var, ne de başka bir şey. 
Elbette böyle duygusal yazıların, okuyanların üzerinde farklı etkileri olacaktır. Baştan belirteyim öz anne ve babası ile yaşamış, bu tür bir olaya muhatap olmamış bir insanım.

Ancak belirteyim ki, yazınızı boğazım düğümlenerek okudum, hıçkırmak geldi içimden, göklere kadar gidecek şekilde bağırmak geldi, feleğe çatmak geldi. Hani şu her eline geçirdiğinde bizi yerden yere çalan feleği yenmek istedim aklımca.

Dün akşam oğlumla baş başa yaptığımız sohbet geldi aklıma, yeni bir karar arifesinde ne yapacağımı şaşırdım yazdıklarınız okuyunca. 

Hayatta en kötü duygu yalnızlık duygusuna kapılmaktır. İşler iyi giderken sorun yoktur. Doğan gün bir şekilde geçer ve gündüz mutlaka geçiştirilir. Ya geceler? O sonsuz karanlıkta, zaman nasıl geçer? Uykuya nasıl özlem duyulur, sıyrılmak için yalnızlıktan. Bazen evinizin duvarları bile üstünüze yıkılır sanki ve o anda hesapsız kaçarsınız kapalı mekanlardan. Sokaklar boş da olsa, kaldırım taşlarıyla sohbet etmek istersiniz. Yıldızlardan medet umar, gönlünüzü yüreğinize sığdıramazsınız.

         Aslında yalnızlık, salt çevrenizdeki insan sayısıyla da ilgili değildir. O, bir ruh hali, yaşamı algılama biçimi ve hissetmektir, yada hiçbir hissedememek. Bazen kendi yalnızlığınızı bitirmeye çalışırken bir başkasını yalnızlığa sürüklemenin verdiği azap, yüreğinizi kanatır, aklınızı dağıtır, gözlerinizi karartır. Artık hiçbir şey net değildir. 

Dilek hanım, bu yazınıza teşekkür mü etmem lazım, keşke okumasaydım mı demem gerekir, gerçekten bilemiyorum. Ben gene de en içten teşekkürlerimi sunmak istiyorum, elinize aklınıza, kaleminize sağlık. Günlük siyasi çekişmelerin dışına çektiğiniz, hayata başka bir pencereden bakmama yardımcı olduğunuz için en içten teşekkürler.

Sizden ricam, bir kadın, bir anne yüreği ile ara sırada olsa bu şekilde yazıları kaleme almaya devam etmeniz. Çünkü hayat ne an be an siyasi çekişmedir, ne gündelik işlerle maddi dünyanın peşinde koşturmaktır. İnsanın, madde ve mananın bir birleşimi olduğunu göstermeye devam ediniz. 

Hem yazarlığınıza, hem insanlığınıza 
Göz yaşlarımla ve saygılarımla…….
    
/20.10.2004 04:09   Şahin Yıldız

    ***
     ARNAVUT INADI
    Yazinizi okurken yillar öncesine gittim; cunku benzer olayi ben de yasadim! Fakat evlatlik verlien ben degil, erkek kardesimdi! O simdi Bursa`da esi ve iki yasindaki kiziyla mutlu! Ama ona gercegi söylerken cektiklerimi anlatamam ve ondan sonra yasadigi travmayi.. Guneydogu`dan yeni dönmus bir gence bunu kabul ettirmek ve onu ikna etmek zor oldu. Kardesim, kendisini dayima bagislayan BABAM`a kizgin ve buna karsi cikamayan bana! Bu tur olaylar, SIKLIKLA bizim gibi Arnavut asilli ailelerde yasaniyor galiba! Arnavut inadi iste soz verdi mi, bitiyor! Babaminki de öyle olmustu! Bir söz ugruna kardesim, dayima verilmisti! Ya.. hakatten, bu yazdiginiz olay da Arnavut bir ailenin basindan gecmis olmasin, sakin! Bizimkilerin bu aliskanligini sevmiyorum! ARNAVUT INADI, iste ne olacak!?
    
/20.10.2004 09:19   Suat Oktay Senocak
    ***

      Sayın Yazar
    Dilek hanım ortamı, geren son üç yazınızdan sonra herhalde ortalık biraz yumuşasın istediniz ki bu yazıyı yazdınız.
    
Kusura bakmayın ama, Anadolu Cumhuriyeti başlıklı yazınıza yazmış olduğum yorumu yayınlamamış olmanız sadece kendi fikirlerinize ve yandaşlarınıza demokrat ve hümanist olduğunuzu gösteriyor.
    
Suat beyin de neden Türk Milletine, Türk kimliğine neden saldırdığı bu günkü yorumuyla ortaya çıkmıştır. Suat bey sizi asli unsurlardan biri olarak gören ve misafir eden, iş, aş,mekan ve yurt veren bu asil millete karşı lütfen biraz nazik olunuz. Sevmeseniz bile nefret etmeyiniz.
    
Saygılarla
    /20.10.2004 10:54   Haydar Ali Fırat

    ***
    Herkes özgür

    Sn.Haydar Ali Fırat’ın 
şahsında yorum yapan tüm arkadaşları bilgilendirmek isterim:
Yorumları kontrol edip yayınlamak ya da yayınlamamak benim işim değil.Bu editörün işidir.

Şahin Bey! Hem kendiniz hem de sevdikleriniz için en hayırlı kararı vermenizi gönülden diliyorum.

Saygı ve sevgiyle
    
/20.10.2004 15:21   Dilek Yaraş

    ***

         oyunun dışında
    bu dünya tek kişiye fazla iki kişiye azdır.insanların kaprisleri yine insanların mutsuzluğunun nedeni olarak hep karşımızda.insanlarla uyum sağlamak ister istemez insanın yapmacıklığına oyununa delalet etmekte.sosyal oyun oynamayan insan ise psikolojik bir yıkıma girmekte.devran böyle gelmiş böyle gidecek.ama yine de ailenin sevgisini hiç kimse veremediği gibi onun iyileştirici gücüne de kimse erişemez.insan ezeli yalnızlığında bir aileden daha çok güvenli bir sığınağı nerede bulabilir.
    /20.10.2004 17:19   süha çelik

    ***

     Anlatmadan edemeyeceğim!

    Yıllar önce komşum olan bir aile vardı. Adamın adı YAŞAR, kadının adı da YAŞAR!
Bu Yaşar abi ve Yaşar abla’ya doktorlar, çocuk sahibi olmalarının imkanının olmadığını söylemişler. (Problem Yaşar ablada) Bu haberden kısa bir süre sonra, bir trafik kazasında tüm ailesini kaybetmiş 6 aylık bir kız çocuğunu evlatlık alırlar. Adını da ARZU koyarlar. Ben onları tanıdığımda Arzu 3 yaşında. Ancak bu çocuğu o kadar özümsemişler ki, anne Yaşar, kendisini Arzu’yu doğurduğuna o kadar inandırmış ki, sık sık, hangi huyları anneannesine çekmiş, hangi huyları halasına çekmiş, hangi huyları kendisine çekmiş olduğundan bahsediyor (!) İlerde bir sıkıntı olursa diye karnına yastık koyarak hamile kıyafetleri ile bir çok fotoğraf da çektimiş…! Anne, baba ve diğer tüm aile Arzu’ya adeta aşık. Çok seviyorlar…

     Aradan bir iki yıl daha geçer, Yaşar abla bir gün rahatsızlanır ve doktora gider. Muayeneler sonucunda tıbben inanılması güç bir olay yaşanır! Yaşar abla hamiledir!
Kendilerinin ve ailelerinin mutluluktan çılgına döndüğü ve sevindiği kadar biz komşuları da sevinçten havalara uçuyoruz. Neyse bir süre sonra kendilerinin gerçek çocukları dünyaya gelir. Nur topu gibi bir kız çocuğu..Zeytin gibi gözler.. Onun adını da Allah’ın kendilerine bir hediyesi olduğu inancı ile ARMAĞAN koyarlar. Armağan’ın doğması onların Arzu’ya olan sevgilerini azaltmamış, hatta kendi çocukları olan Armağan’ın, Arzu’nun yüzü hürmetine Allah tarafından kendilerine bahşedildiğine inanmaktalar. Bu aile için güzel günler çok sürmez. 1998 yazında baba YAŞAR rahatsızlanır ve hasteneye kaldırılır. Yaşı henüz 42. Yaşar abi maalesef kanserdir! Aradan 2 ay geçmez ve hakkın rahmetine kavuşur! Gözü gibi baktığı Arzu’su ve 9 yıl sonra gelen küçük Armağan’ı yetim kalmıştır.

    Anne ve 2 kızı bir kaç yıllığına Kırıkkale’ye yerleştiklerinden uzun bir süre görüşemiyoruz. 
2 yıl önce ortak bir dostumuzun düğününde karşılaşıyoruz… Arzu yetişkin bir kız Armağan ise ablasına yetişme gayretinde.. Her ikisine de öz yeğenlerim gibi sarılıp öpüyorum. Ve Arzu’yu dansa kaldırıyorum. Ben Arzu ile dans ederken Yaşar abla’nın ve benim eşimin gözlerinden yaşların boşaldığını farkediyorum. (Eski günleri hatırlıyorlar, minik Arzu büyümüş ve baba dostu, Türker amcası ile dans ediyor)
Kendimi de zor tutuyor, gözyaşlarımı sonraya saklıyorum.

    /20.10.2004 19:25   Türker OĞUZ

    ***
    icim sizliyor

    Ben, en basta kendimi ve sevdiklerimi elestirim. Eger ortada bir yanlis, bir sorun, bir problem varsa bunu söylemeyi ve dile getirip, duzeltebilmeyi kendime görev sayarim! Bunu yapmayan, sevdigini söyleyip de hatalaraini gundeme getirmeyip, sevdigini hata ve sorunlariyla 
basbasa birakanlar, sevdigine ihanet ediyir, aslinda!
    
Bu, ADAM olabilmenin erdemidir, ve INSAN… Hangi dine, ya da millete, ulusa veya irka mensup olursa olsun, kisinin önce “INSAN” olabilmesi önemli, inanin bana, eger insan degilseniz, Ne Turk 
olabilirsiniz, ne de Arnavut! Anladim ve anliyorum ki, Turkiye`yi,sizin gibi SIG, yuzeysel, ve basit milliyetcilik anlayisi bu hale 
getirmis! Turk, ulkucu kisvesi altinda mafyacilik yapip, kadin pazarlayan, (valilere pezevenklik yapan) cek-senet tahsilatiyla ugrasan,genclerimizi zehireleyen uyusturucu isine bulasan, devleti hortamlayip, 
cocukalrimzin, torunlarimizin gelecegini calan nitelikli soygunculara ve bizleri 70 sente muhtac kilip, utaunmadan ortalikta dolanip ahkam kesenleri “Turk” oldugu icin makul görenlerin, benim masum elestirimi “SALDIRI” olarak algilamasina sasmiyor, uzuluyorum! Arnavut asilli oldugum icin, ilk defa beni biri TURK dusmani ilan etti! Oysa ben ne TURK, ne de bir baska milletin dusmaniyim! Ne haddime ki? Eger yanlislari dile getirmek, dusmanliksa; evet ben dusmanim kardesim; bu 
ulkeyi bu hale kim getirdiyse, tuyu bitmemis yetimin hakkini peskes cekenlere ve bizleri ABD`nin kucagina oturtup, ulkeyi soyanlara göz yumanlara dusmanim! Degil sen, BABAM olsa bunu yapan, oglum olsa buna 
göz yuman ona da DUSMANIM! Sen, yillarca Anadolu`nun kulturunu, 
mozakini bozanlara, herkesi tek bir millet yapma cabalarina, 
YOZLASTIRILMASINA,insanlarimizincahil birakilmasina göz yumacan, ondan sonra SUSACAN!

    Ben susmam, ben bu ulkeyi susanlardan daha cok seviyorum. Cunku ben Turkiyeliyim arkadas! Turkiyeli olmaktan korkanlar, utansin.Ve kendinden olmayan herkesi dusman gören bir zihniyetin bu topraklarda yasamasindan utanc duyorum! Cunku önce INSAN olmak lazim!Cunku Mustafa Kemal ATAURUK de, Ismet Inönu, Kazim Karabekir ve Fevzi Cakmak da Turkiyeli`ydi bu mozaikin en önemli parcalari olarak.. Canakkale`de kefensiz yatan mozaikin öteki yuzbinlerce parcalari gibi bu ulkeyi kurarlarken,emanet ettikleri genclerin TURKIYE`yi ne hale getirdiklerini görselerdi… icim sizliyor… 🙁

    /20.10.2004 20:16   Suat Oktay Senocak

    ***

     Sayın Suat Oktay Şenocak bey,

    Yazdıklarınızı üzülerek okudum, bir iki haklı argümanı dillendirerek bir gruba (Ülkücülere) acımasızca ve haksız bir şekilde böylesine katı bir görüşle hakaret etmenizin kime ne faydası olacak ortamı germekten başka?

Birbirimize karşı daha mutedil ve anlayışlı davranarak, anlamaya çalışsak nasıl olur?

Unutmayınız lütfen, her grubun içinde yanlış insana olabilir, lakin günümüzde;
Ülkücüler,
Ülkücü geçinenler
ve
Ülkücülükten geçinenleri
birbirilerinden ayırmak lazımdır.

Kimlik arayışındaki bir takım serserilerin yaptıklarını “İPEĞE SARILMIŞ ÇELİKLER”e maletmek doğru değildir.

saygılarımla…….

    /20.10.2004 22:46   Şahin Yıldız

    ***
      Yarası olan..

    Atalarimiz guzel seyler söylemis; YARASI OLAN GOCUNUR, mesela… Benim sözum kendini millyetci sanip, o kisve altinda ulusu kirletenlere, yoksa ulusunu, halkini ve kulturunu gercek anlamda sevip, dogrulari dile getirmekten cekinmeyen, HAKIKI milliyetcilere bir sözum yok! onlar zaten herseye sahip cikan, kulturune, mozaikine ve her degerinin önemini kavrayan, ADAM gibi ADAMLARDIR! Lutfen Sahin bey, yazdiklarimin gittigi adresi iyi anlayin! Eger siz de gercek millyetciyseniz, alinmaniza gerek de yok zaten! Inanin benim yaptigim saptamalari ben bi tarafimdan uydurmadim! Kim cikip diyebilir ki, “Onlar millyetci degil! Öyle ya da böyle, vatansever, gercek uluscu(bu arada sanirim “ulus” kelimesi ile “millet” kelimesinin benzer anlamda oldugunu söylememe gerek var mi? Cunki biri öz TURKCE, öteki ya arap, ya da farscadir!)Ben Turk kökenli olmadigim halde cabalarken, TURK oldugunu savunanlarin, Fars ve Arapcayi tercih etmelrine ise bir anlam veremiyorum! Neyse, son sözum; gercek ulusculara, yani milllitercilere bir sözum yok! Fakat yanlislara göz yumup, susanlara…

    /21.10.2004 14:18   Suat Oktay Senocak

    ***
    TAKDİR SİZİN
     Değerli yorumcular; Ben ellili yaşlara gelmiş,Anayasada ve devletimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal tarafından da çeşitli söz ve yazılarında bahsettiği,yine Atatürk’ün fikir babam dediği Ziya Gökalp’in anlattığı manada;Türk’üm Türk Milletindenim. Türkiyeli değil,Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım ve Türk Milliyetçisiyim.

    
Bu siteye uzun süreden beri muhtelif konularda, özellikle Kıbrıs, kayıtsız şartsız AB’ye her ne pahasına olursa olsun girmeye karşı oluşum ve bireysel hak ve özgürlükten ziyade yukarıda da bahsettiğim Türk Milletinin haklarını savunma, Türk Milletinin birlik ve beraberliği, toprak bütünlüğü, esenliği konularında yazı yazıyorum. Genel de de şahsıma, Türk Milletine ve Türk Milliyetçilerine saldırı düzelyinde yazılar olmadıkça polemiğe girmiyorum.

    Ben Türkçeyi iyi okuyan ve iyi anlamaya çalışan biriyim. Bu sitenin sürekli okuyucuları zannederim benim çıkan bir çok yazımda bunu gözlemlemişlerdir diye düşünüyorum.
Gelelim asıl mevzumuza;
Suat Beyin, Sayın Dilek Yaraş hanımın yazmış olduğu “Anadolu Cumhuriyeti” yazısı ile “Azınlaştırsak mı” yazılarında ki yorumlarını tekrar okuyunuz kimleri hangi camiayı ne örnekle suçluyor, futbolcu Arif ile Hakan’dan bahsederken neyin milliyetçiliğini yapıyor ” Adam” lık dersi verirken Sn.Şahin Yıldız’a Şahin efendi diye hakaretvari yazabiliyor. Bu durum benim gibi hoşgörülü biri olarak gördüğüm Şahin beyi bile “Sen ufak geldin, haydin bakalım sen gitte abin gelsin” tarzlı bir cevaba itiyor.

    Sonuç olarak, yazarın yazdığı son iki yazıya vermiş olduğu yorumlarda Arnavut milletini özellikle vurgulaması, son yorumunda ise bahsettiği Milletin mensubu olduğunu yazması üzerine bir yazı yazdım.
Dediğim gibi takdir ve değerlendirme sizin. Lütfen herkes Suat beyin ve benim yazılarımı okusun ama iyi anlasın. Son not”Ülkücüden mafyacı, Mafyadan da ülkücü olmaz” 
Bu kişisel polemikten dolayı diğer okurlardan ve yazardan özür dilerim.
Saygılarla

    /21.10.2004 14:18   Haydar Ali Fırat
    ***
    EVLAT

       dünyanın en güzel kelimelerinden bir tanesi…
En güzellerinden olduğu gibi, en çok şey ifade edenlerinden de bir tanesi…
Evlatlarınızdan hangi birini bir diğerinden ayırmanız mümkündür?
Düşünün bir;
ister “Baba” olun, ister “Anne” evladınız, kaç yaşında olursa olsun, sizin gözünüzde hala yavrunuz, hala “BEBEĞİNİZ” değil midir? 
İster yaz olsun, ister kış olsun azıcık hava serinlese, hasta olmasın diye, o üşümesin diye kalkıp kalkıp üstünü örtmez misiniz?
En güzel günlerin, en güzel şeylerin, en güzel, en mutlu ortamların, evladınızın olmasını istemez misiniz?

         ÜÇ KIZ, ÜÇ OĞLAN, ALTI EVLAT…………..
bunların herbiri birbirinden değerli, herbiri birbirinden efendi, herbiri birbirinden güzel, herbiri bir başka yetenekli, herbiri sonsuza dek saygılı….
Hangi birini bir diğerinden ayırt etmeniz mümkündür? Ya da hangisine iltimas geçmeniz?
Onların her biri ayrı bir inci tanesi, onların her biri ayrı bir mutluluk….
Yapacak tek şey Allah’ın herbirini kötü nazarlardan esirgemesi için dua etmek…
Ve kendi kendime düşünüyorum;
“Hem evlatlarımın hepsini çok seviyorum, hem de evlat olmayı…”
    Yapacak bir başka şey daha var elbette; uzun zamandır tatmayı unuttuğunuz anne sevgisini bir başka annede bulduğunuzda doya doya yaşamanız, bu mutluluğun kadrini bilmeniz…
Kendiniz bir anne olsanız bile, sizden daha olgun, daha tecrübeli bir anne için “BEBEĞİ” olamasanız bile “KIZI” olabilmeniz… “KIZI” olabilmeyi haketmeniz…
Ne büyük, ne erişilmez bir mutluluktur bu bir bilebilseniz…
Allah bu mutluluğu hak ettiğimiz takdirde hepimize yaşatsın…
Ve Allah herkese evlatlarının (ve torunlarının) sağlıklı günlerini, evlatlarının (ve torunlarının) mutluluklarını göstermeyi nasip etsin…
**
Yazıma nasıl son vereceğimi bilemiyorum…
“AŞKIM, HEM BİRTANEM, HEM HERTANEM”, “BEBEĞİM”, “ANNECİĞİM”, “BABACIĞIM”, “EVLADIM”, “KIZIM, “OĞLUM” bütün bu kelimeler beynimde ve yüreğimde el ele tutuşmış vaziyette dans ediyorlar; ve UFUKtan doğan bir güneş gibi içimi ısıtıyorlar…

**B.B.**

    /21.10.2004 14:22   Virginia Wolf


    ***
    Sayın Dilek Yaraş hanıma,

    İyi niyetli dileğinizi yeni okudum.

Gösterdiğiniz inceliğe teşekkür ederim.

İnanın çok önemli bir virajdan dönmemi sağladınız, tekrar çok teşekkür ediyorum.

Saygılarımla……..

    /21.10.2004 16:03   Şahin Yıldız

    ***

          Sayın Haydar Ali Fırat kardeşim,

    Gerekli olmadıkça bazı şeyleri yazmam, ancak gerektiğinde de yazmaktan çekinmem. Sizin polemiğe girmeme, efendi bir kişilikle ve milli hassasiyetle yazmanızı takdir ediyorum. 

Burada ısrarla sergilediğimiz hassasiyetlerimizin nerelerden geldiğini yazmak istiyorum, çünkü birileri kalkıp, Çanakkele’de yüz binlerce mozaik şehidinden bahsediyor. Herhalde Türkler hiç yoktu o savaşta diyecekler utanmasalar.

Ben Plevne’de, o şanlı savunmayı yapan komutanlardan miralay Mahmut beyin torunuyum. Yani, özgürlük rüzgarlarıyla savaş meydanlarına koşuşturan, dedesi ancak 56 yaşında baba olabilen, Osmanlının son kaybettiği toprakların bütün cephelerinde bizzat savaşan bir neslin evladıyım.

Zoruma giden o ki, biz vatanı beklerken sınır boylarında, savaş meydanlarında, koğuşta yatanı bile beklemeyenler şimdi kalkıp öz yurdumuzda bize laf atarlar, Çanakkale’yi sahiplenirler, bize Türkçe dersi vermeye çalışırlar. 

Biz Türk’üz dediğimizde, faşist oluruz, bölücü oluruz, mafya oluruz ama kendilerinin Arnavut olduğunu söylemekte hiçbir beis görmezler.

Elli defa yazdık, Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan bütün insanların üst kimlik adıdır Türk. Anlamadıklarını sanmıyorum, anlamak istemiyorlar sadece.
O zaman onlara açık cevap vermek lazım.
Biziz Altay’da başı göklere değen, 
Tarihi biz yazdık, tarihtir bizi öven.
Ve 
Bilen bilir, cihan bize zindan mıdır? Geniş midir? Dar mıdır?

    /21.10.2004 16:05   Şahin Yıldız

    ***

    EFENDILER!

    Efendi, kelimesine bile tahammul edemeyip, ökuz altinda buzagi arayanlar, kendinden olmayani dusman sayip, ulkucu teraneleri yapanlar, birakin gereksiz ayrintilari da, gercekleri görun; ve artik kendinizi elestirin, ve sorun kendinize: Biz nerde yanlis yaptik? Pislige bulasanlar Ulkucu, Turk Ve Milliyetci degilse, kim bunlar? Yunanistan`dan, Rusya`dan veya Israil`den gelip icimize sizmis olmasin sakin(!), kim bunlar? 
Hala elestiriyi “saldiri” olarak algiliyorsunuz! Alinmayin, ders cikarin! Eger siz o sahte, ufurukten milliyetcilerden degilseniz, e alinmaniza da gerek yok; öyle degil mi, efendiler? Yoksa siiizzz! Himmm, tabi ya, yarasi olan gocunur!

NOT: `Efendi`nin anlami; bey, bay, beyefendi, hazreti, saygi deger, saygin kisi, elit insan!

Bir Not daha: Canakkale`de yiten mozaiklerin icinde herkes vardi ve Turkler de elbet, ki Turkler bu bu mazikin en önemli parcasidir! Lakin, siz kendinizi Anadolu, Yani Turkiye Mozaikin disinda YA DA USTUNDE göruyor olmalisiniz ki, bunu algilayamiyorsunuz! 

Ve son söz, Turkiyeli olmaktan Korkmayin, Ben Turkiyeli bir Arnavut olarak Turkiyeli olmaktan GURUR, memleketi bu hale getirenlerden utanc duyuyorum! SIKIYORSA siz de duyun! Bana degil, vatani, milleti 70 cente muhtac kilanlara kizip, tepki 

gösterin. Inanin, “sana, bana ve bize en buyuk dusman memleketi hortumlayanlardir, MAFYADIR! Tepkiniz biraz da onlara olsun da, gercek mi, yoksa ufurukten mi, millyetci oldugunuz anlasilsin! …SON…

    /21.10.2004 17:37   Suat Oktay Senocak

    ***

    Suat Oktay Şenocak bey,
     Arkadaş, lafı evelemeye, gevelemeye, estek köstek demeye, kenar gezip teğet geçerken yan bakmaya devam etmeye gerek yok.

Bu gazetede, ne düşündüysek açık açık yazdık.

Sen Allah aşkına şu yazdıklarını bir kere daha oku ve kendi vicdanına sor bakalım ne kadar haklısın.
    /21.10.2004 21:20   Şahin Yıldız

    ***
    GÖRÜLEN LÜZUM ÜZERİNE…

    Kısa bir açıklama yapmak istiyorum…
**
Sn. Editör,
yayınlarsanız çok memnun olacağım, anlayışınız için de size şimdiden teşekkürlerimi sunuyorum; lütfen kabul ediniz.
İnşallah bu kısa açıklamadan sonra rumuzum hakkında soru sormayı ve insanların kendi düşüncelerine göre yorum yapmayı gerektirecek en ufak karanlık bir nokta kalmayacaktır…
**
Rumuzum bunalıma giren ve intihar eden yazar “Wirginia Woolf” un ismi değildir…
Rumuzum “Virginia Wolf” dur…
**
Yani Wirginia değil; Virginia.
Yani Woolf değil; Wolf.
**
“Virginia”, bulunduğu eyaletten ismini alan bir üniversitenin ismi olarak, ve de bir refleks gibi şuuraltımdan çıkarak geldi ve isim olarak yerini aldı… Aynen bir refleks gibi oldu bu…
“Wolf”, ise dünyadaki herşeyden ve herkesten ve de hatta canımdan da çok sevdiğim ve beni “UFUK”tan doğan bir güneş gibi aydınlatan ve ısıtan insanın en sevdiği hayvan olduğu için rumuzumda soyadı olarak tarafımdan kullanıldı…
**
Ve ben bu rumuzu aldığımda değil bunalımda olmak, dünyanın en mutlu insanıydım..
Bugün de öyleyim ve inanıyorum ki “AŞKIM”ın bana/bize hediye ettiği bu erişilmez ve hiçbir şeye değişilmez mutluluk/luğumuz ebede kadar devam edecek, ve bu mutluluğa son noktayı da ancak ve de ancak Takdir-i İlahi koyacak başkaca da hiçbir kimse ve hiçbir şey… “BİRTANEM”…

**B.B.**

    /22.10.2004 09:30   Virginia Wolf

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here