Buruk ve hüzünlü bir sevinç içindeyim şu an. Tam dört yıl sonra, 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi’nin, namıdiğer, Demokrasi ve Millî Birlik Günü’nün dördüncü yıldönümüne bir gün kala bugün, bir arkadaşım, can dostum Nermin Tuna, Fetö davasından (iftirasından) beraat etti çünkü.

Denk gelenler bilir, gözaltı haberini alır almaz “O Fetöcü ise ben de Fetöcüyüm!” diye isyan etmiştim sosyal medya sayfalarından. Çünkü emindim arkadaşımdan. 

Bizler -onu tanıyıp bilenler- bir an bile şüpheye düşmedik, her an yanında olduk, onunla beraber üzüldük, onunla beraber dertlendik, öfkelendik. 

Onun şahsında gelmiş geçmiş tüm davalardaki adaletsizliklere, kumpaslara, haksızlıklara, zulümlere kahrolduk. 

Çünkü gördük ki, en basit bir “üç günlük” gözaltı süreci bile bir insanın hayatını altüst etmeye yetiyor. 

Süreci oldukça yakından takip ettim ve neler olup bittiğine şahit oldum. Her şey bir anda oldu. Hem de tam doğum gününde. Bir anda maaşına el koydular. Bir anda Sosyal Sigorta hakları bile gitti elinden. Kanser tedavisi görüyordu, aylarca ilaçlarını alamadı. 

Tam o günlerde, Başbakanımız olan Binali Yıldırım, televizyon ekranlarından

“ ‘Mağdurların hâli ne olacak?’ diye soruyorlar. Bize ne (gülerek) ağaç kabuğu yesinler.” dedi.

Arkadaşım, düşürüldüğü o zor durum içinde, henüz taksitleri bitmeyen evini satmak istedi, ama ipotek konmuştu, satışı yasaktı. Çaresizlikten, memurluk görevinde aldığı maaşın yarısına razı olup emekliliğini istedi. Uzun mücadeleler sonucu ipoteğini kaldırdığı güzelim evini sattı ki borçlarını ödeyebilsin. Ve bu dört yıl hastalıklarla, stresle, sıkıntıyla geçti. Onu tanıyan herkes neler çektiğine şahit. 

Ve bizler onu gördükçe hem ona üzüldük hem de adını, hikâyesini hiç bilmediğimiz, hiç tanımadığımız mağdurlara üzüldük.Yapılan haksızlıklara itiraz ve isyan ettik.

Ha bu arada, onun ilk başlardaki birkaç davasına dinleyici olarak katılıp kendi çapımda gözlem yapma fırsatı da buldum. Ne hazindir ki o davalarda sadece kendi arkadaşımın değil, onunla beraber aynı dava torbasına atılan diğer davalıların da suçsuz olduğunu gördüm. İnsan hayatının sudan sebeplerle, iftiralarla nasıl bir kalemde harcandığına şahit oldum. Durumun tuhaflığı o kadar ortadaydı ki benim bile bir bakışta, bir duyuşta anladığım bu saçmalığı savcıların anlayamamış olmalarına ve sonu beraatle biteceği çok belli olan yığınlarca dava dosyasıyla adalet sistemini felce uğratmalarına şaşmamak elde değildi. 

***

Aslında bu hikayede benim hiç unutmadığım, hatta arkadaşımın başına gelen belanın sebebi olarak gördüğüm özel bir de anım var: Nermin, o sıralar bir üniversitede yönetici olarak çalışıyordu. Ben onunla -özellikle kanser sürecinde- sürekli irtibattaydım, neredeyse her gün konuşuyorduk. Çünkü sağlık durumu kritikti. Ve o, tedavisi devam eden kanser illetine rağmen işe gidip geliyordu. Nermin’i tanısanız bilirsiniz, benim bu arkadaşımın -iş deyince- pek ayarı yoktur. Deli gibi çalışır, kendisini hiç düşünmez. Onun için de, bir gün haber almasam telaşlanıyordum.

Her neyse, hatırlarsınız herhalde, 15 Temmuz’dan bir süre sonra, şirazenin iyice kaymaya başladığı (daha önceleri cemaat övgüleri düzen) birçok kişinin canhıraş bir şekilde herkesi: komşularını, akrabalarını hatta ailelerini bile ihbar etmeye teşvik ettiği, işin sürek avına döndüğü duygusunu veren günlerden geçmeye başladık. 

İşte o günlerden bir gün Nermin, üst düzey yöneticilerinin kendisinden üniversitedeki Fetöcü’lerin listesini istediklerini anlattı. “Peki, sen ne yaptın?” dediğimde. “Ne yapabilirdim ki, benden önce işe alınmış, hiç tanımadığım insanların günahına mı girecektim.  Hem ben polis miyim ki bileyim? Elde kanıt ve suç oluşturacak bir durum olmadan masum insanları suçlamanın ne kadar büyük bir vebal olduğunu uygun bir dille anlattım.” dedi.

Anlayacağınız, benim kahraman arkadaşım, kendisinden kadrosunda çalışan masum insanlar için suç uydurup günaha girmesini isteyen -alnı secdeye değen- üst düzey yöneticilerine hem ahlak hem de insanlık dersi vermişti.

Peki sonuç ne oldu? Ne olacak, ertesi gün Nermin’i aldılar işte. Önce evine baskın yapıyor polisler, yani mahremiyetine… Evinden telefon ediyorlar “Geldik, gel!” diye. Bizimki eve hırsız girdi sanıp yeldir yeldir koşuyor. Sonradan olayı anlatırken “Gerçi, neler olduğunu bilseydim de koşa koşa giderdim ama gerçekten de böyle bir şeyi kendime kondurmam imkansızdı.” diyordu Nermin.

Neyse işte, emir kulları, arkadaşımın evinin altını üstüne getiriyorlar; çekmecelerini, özel eşyalarını talan ediyorlar; bilgisayarına, telefonuna el koyuyorlar ve Nermin, polislerin arasında, komşularının şaşkın bakışları içinde, evinden götürülüyor. Bir an kendi başınıza geldiğini düşünün. Aman, Allah korusun… Unutmadan söyleyeyim:  Bilgisayar da telefon da aylar sonra gerekli teknik kontrollerden geçtikten sonra ve -doğal olarak- hiçbir suç unsuru olmadığı için geri verildi tabii ki.

Göz altı süreci hepi topu üç gün sürdü. O arada, uzakta olan biz arkadaşları, ailesi ve oğlu hep beraber delirdik tabii meraktan. Hele oğlu, bir tanecik oğlu Utku; hâliyle çıldırmış ve“Siz benim anamı nasıl alırsınız, nasıl ‘terörist’ dersiniz.” diye ortalığı birbirine katmış.

Üç günlük gözaltıyla başlayan bu işkence gibi sürece şahit olup da çok daha ağırını yaşayanları, hele hele destek çıkabilecek yakınları dahi olmayan ya da küçük çocukları ortada kalan gariban masumların hâlini düşününce kahrolmamak elde değil.

İnsan, haksız yere gözaltına alınıp sonra da salınan ya da beraat edenlere dair haberleri gazetelerden okuyunca tam olarak kavrayamıyor aslında. Benim, hasbelkader yakından takip ettiğim bu durumda, zamandan tasarruf etmek için birçok davayı bir araya toplayıp “torba dava” oluşturdular. Hatta biz, neyle suçlandığını anlamak ve bu işte bir yanlışlık olduğunu anlatmak için, ilk duruşmadan önce savcıya gittik Nermin’le. Savcı, neredeyse tavana değecek olan dosya yığınını gösterip, ağlamaklı bir sesle “Hâlimizi görüyorsunuz.” dedi. Ve böylece benim bu işlerle uzaktan yakından alakası olmayan arkadaşım, adını bile duymadığı altı yüz kişi ile birlikte torba davada yargılandı. O torbaya girince de çıkması dört yıl sürdü hâliyle.

Düşünebiliyor musunuz, terörle tek alakanız onu lanetlemek olsun ve kendi paçasını kurtarmak için başkalarınının başını yakmakta hiçbir sakınca görmeyen insanlar yüzünden “Silahlı Terör Örgütü Üyesi” muamelesi görün… İlk duruşmasında, duvardaki davalıların isimlerinin yazılı olduğu kağıtta “Silahlı Terör Örgütü Üyesi” suçlamasını gördüğümüzde, Nermin bayılacak hâle geldi; tutmasaydık düşecekti. Ben nasıl bayılmadım onu da bilmiyorum. O esnadaki asli görevim arkadaşımı toparlamak olduğu için Allah ekstra bir güç verdi herhâlde. 

Daha fazla uzatmayayım, o günlere gittikçe anılarım canlanıyor ve yazdıkça yazasım geliyor. Gördüğünüz gibi bu işkence tam dört yıl sordu. 

Bizler şimdi kendi arkadaşımız için sevinip şükrederken “Darısı, -nerde varsa- tüm masumların, tüm mağdurların başına.” diyoruz. Ve iliklerimize kadar “Gecikmiş adalet, adalet değildir!” sözünün manasını hissediyoruz.


Hayat size de ilahi bir sistem olduğunu öğretmişse, kimsenin ahının kimsede kalmadığını, alınan “ah”ların er ya da geç bu dünyada da çıktığını bilirsiniz. 

Dolayısıyla, bu haksızlıklara ve zulme sebep olanlara acımak ve “Allah’ım sen aramızdaki zalimler yüzünden bizleri helak etme!” diye dua etmemiz yetecektir. 

En güzeliyse hâl duası, yani ülkemize ve tüm gezegene adalet gelsin diye elimizden geleni yapmak.

İyiler ve masumlar için de adalet, 
kötüler ve zalimler için de adalet.

Olsun.

Önceki İçerikİngiliz Medyasında Prizma
Sonraki İçerikUğruna Ölümlere Gidip Geldiğim
Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü mezunu. Gazeteciliğe 1986 yılında Karacan yayınlarında stajyer muhabir olarak başladı. İlk haber ve söyleşileri, Kadın, Sanat Olayı, Kapital gibi dergilerde yayımlandı. Hiçbir zaman kopamadığı çocukluk hayali olan gazeteciliğe, 90’lı yıllarda ikamet ettiği İsveç’te Türkçe ve İsveççe haber-söyleşi ve köşe yazılarıyla devam etti. 1998 yılında, bir yandan İsveç'teki Türkçe konuşan göçmenlere yönelik haber-söyleşi dergisi Prizma'yı çıkarırken bir yandan da Dördüncü Kuvvet Medya sitesinde İsveç ve Türkiye gündemi ile ilgili yazılar yazmaya başladı. Prizma dergisi, 2000 yılında, Mısır, İran ve Suriyeli gazetecilerle yaptığı işbirliği sonucu Türkçe-Arapça ve Farsça olmak üzere üç dilde çıkmaya başladı. İlk kitabı, Dorothe Simon ile birlikte yazdığı “Lagom Svenskt” 2000 yılında İsveç’te; ikinci kitabı “Kır Zincirlerini Mavi Marmara” ise 2011 yılında Türkiye’de yayımlandı. Şu sıralar, elindeki yarım kitap projelerini bitirme ve eski çalışmalarını dijital ortama taşıma telaşında.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here